Eğer yazacak tek bir yaprak kağıdınız ve 100 kelimeden fazlasına yetmeyeceğini bildiğiniz küçük bir kurşun kaleminiz olsaydı o kağıda neler yazardınız… Son ünleminizi hangi duygu ile yerleştirir, son soru işaretinizi hangi merakınızı açığa çıkarmak içiz yazardınız… Peki ya son noktanız hangi kelimeden sonra gelirdi?

Sonsuzluk sonun içinde gizlidir…

Biliyorum… Ara sıra sen de özlüyorsun…
Düşünüyorum, hiçbir şey bozulmasaydı nasıl olurdu diye. Şimdime bakınca iyi ki olmamış diyorum.
Şimdi ikimiz de ayrı hayatlarda, ayrı insanlardayız.
Pişmanlıklarımız var, sevinçlerimiz de. Ama benim en büyük pişmanlığım ne dersen, sensin derim. Böyle olacağına keşke hiç olmasaydın derim.

Ama neyse ki artık bana geçmişimi “ara sıra” hatırlanır hale getirmeyi başarmış, en sevdiğim şeyi unutturup sevmeyi baştan öğretmiş bir harika’m var.

Yine de bir kadından her şeyi beklerim… Ne de olsa beni aldattığında sen de öyleydin.

Benden ve bana ait her şeyden, özellikle buradan uzak dur lütfen. Sakın özleme, sakın merak etme. Seni hatırlamadığım her saniye ben muhteşem derecede iyiyim. Ama seni hatırladığım her saniye mideme kramplar girecek kadar kötüyüm. Çünkü artık senle ilgili her şey bana safça seven bir “çocuğu” hatırlatıyor. Ve ben hala o çocuğa acıyorum!

Kaç zamandır yakınıyordum sinemaya gidememekten. Daha doğrusu izleyecek adam akıllı bir film yapılmıyordu ki gidip seyredelim. Neyse ki çok yakında birbiri ardına hoş şeyler gelmeye başlayacak. Ne de olsa Oscar zamanı geliyor..

Bunlardan ilki benim için Midnight in Paris oldu. Dün izledim, doyamadım bir kere daha izledim. Şahaneydi, muhteşemdi. Keşke hiç bitmese dedim.

Konusundan hiç bahsetmeyeceğim sadece mutlaka ama mutlaka izleyin diyorum.

Bir adet de şarkımız var bugün..

Pendulum – Watercolour

When I’m falling down
Will you pick me up again?”

Bir yanı hareketli bir yani ise fena halde duygusal. Ay gibi..

“Ne olduğunu düşünme

Ne olduğunu bil”

Uzun bir aradan sonra işim düştü başkentimize… İstanbul – Ankara istikametinde yol boyu sürekli çalışma vardı. Dur kalklarla geldiğim bu şehri her defasında daha bir gençleşmiş bulmak bana ilginç geliyor.

Vakit kaybetmeden arabayı bıraktığım gibi yaya olarak devam etmeye karar verdim. Ne de olsa yığınla hatıram var bu şehirde, yürürken bir yandan onları düşünmekten bir hayli keyif alıyorum.

Neyse, şehre indim derken eşyaları otele bırakıp kendimi önce Beytepe’ye oradan da dönüşte Tunalı Hilmi’ye attım.

Özlemişim buraları…

Aslında yazacak çok şey var ama öncesinde biraz hazmetmem lazım.

Belki yarın içimdekilerin suyunu çıkarabilirim..

 

Birbirimizi tanımak adına sorduğumuz sorulara takıldım bu aralar. Hele şu ikisine apayrı tav oldum birden.

En sevdiğin sayı?

En sevdiğin renk?

Anlamını sorguladım kendi kendime.

En sevdiğim sayı nedir sorusuna ne cevap verirdim? 6..

Ya renk? Gök mavisi..

Tekrar düşündüm de pek zorlama cevaplarmış, daha doğrusu cevap vermek için verilmiş cevaplar. Galiba benim “en” sevdiğim renk ya da sayı ve dahası benzeri sorulara verecek bir cevabım yok.

İçimlerimde, taa en derinlerimde, isyan çıkarıp iktidara geçmiş olan generalin eşitlikçi eylemlerini birebir uygulamaya geçiriyorum yavaş yavaş.

Çünkü farkettim de ayrımcılığa ta çocukluktan başlıyoruz “en” kavramıyla beraber. En çok anneni mi babanı mı seviyorsun? Ya en sevdiğin arkadaşın? En sevdiğin öğretmenin? Hayat enlerin üzerine kuruluyor farkında olmadan.

Kıyaslamalar, ölçmeler, biçmeler.. Maddi manevi değerlendirmeler. Sınıflandırmalar. Halbuki tüm bu karmaşanın özünde bizler ve varolan diğer her şey tamamen aynı şeyin eseri.

Buradan yola çıkarak ben artık ya “her şeyi seviyorum…” yada “her şeyden nefret ediyorum” diyebilir miyim?

Tekrar düşünmeye dalıyorum ve aynı anda her şeyi sevmenin veya yine aynı anda hepsinden nefret etmenin kendi içinde adil olmadığını görüyorum. Aklıma gelen şey yüzüklerin efendisindeki mısralara benziyor; “karanlıkta hepsini bağlayacak tek bir yüzük”

Her şeye aynı düşünce ve duyguyu besleyecek olmama rağmen adil davranmamı sağlayacak nasıl bir kavram var elimde?

Tek bir cevap beliriyor aklımda…

Hepinizin, her şeyin “özgür” olmasını, “özgür iradelere” sahip olmasını istiyorum. İsteyen şeytan, isteyen melek olsun. İsteyen katil olup varlığın boğazına bıçak dayasın, isteyen açılan yaralara şifa olsun. İsteyen aldatsın, isteyen sadakatin huzurunu yaşasın. İsteyen iyi, isteyen kötü olsın. İsteyen her ikisinden de bir parça taşısın.

Şu an ki dünyadan bir farkı yok değil mi? Zaten bizi var eden de bunu yapmamış mı?

Galiba bu hayat sandığımızın aksine oldukça adil…

Çünkü kendi kaderimizi kendimiz çiziyoruz, boğazımıza geçecek ipin düğümünü biz atıyor, başımıza tacı yine biz koyuyoruz.

Yaşasın özgürlük!

 

 

Yok sayılan huylar sürükler bolluğu eksikliğe. Derken eksiklik zamanla yerini yokluğa bırakırken şaşkın şaşkın büzülmüş dudakların mırıldanmaya yeltendiği tek sözcük “sen” olur. Öyle bir “sen” çıkar ki içinden, en kalın kitaplarla dolu devasa kütüphanelerin bile anlamını bulmaya yetersiz kalışı olan biten her şeyin üstüne tatlı bir hicivdir sanki.

Benzersiz koşulların yarattığı etkiyi normal koşullar altında vereceğin tepkiyle bertaraf etmeyi arzularken aslında elinden gelenin sadece dalgalarını onun istediği gibi savurmaktan fazlası değildir.

Üstünden teğet geçen görünmez boşluğun dehşet verici gücüne hayranlık duymak zorundasın! Onun önünde eğilmeli, emirlerine itaat etmelisin. Sana yapacağı saygısızlığı gücün doruklarında gezmişliğine verip senin için biçtiği role sadakat göstermelisin.

Göğe yükselmek isteyen bedenini yer çekimine bırakmalı, ışık hızında kaçma isteğine set çekmeli, dağları yerinden oynatmak istercesine uzattığın ellerinin bir kaç çakıl taşıyla idare etmesini sağlamalısın.

Hayal gücün sana aydınlık olmak istedikçe yanan tüm ampüllerini tek tek patlatmalısın.

Sen, varlığı yoklukla anlamalısın!

Çünkü bilmiyorsun belki ama yetinmeyi beceremediğin her şey bir başkasının hayallerinin en yitik köşesinde umutsuzca filizlenmekte. Senin bedenin göğe yükselme derdine düşmüşken, o diplerde demir atmış varlığının üzerinde binlerce ton baskının biraz olsun azalmasıyla dahi gülücüklerine kavuşacaktır.

Sen ışık hızında kaçmak isterken, o sahip bile olmadığı bacaklarına tekrar kavuşabilmeyi düşler; tekrar atabileceği adımları bir kaplumbağa hızında olmayacak olsa dahi…

Sen dağların telaşında çakılları avuçlarken o karanlık ve derin bir ocakta senin hayallerinin boşluğunu ispat etmektedir. Dağları yerinden kaldırmak aslında hiç de sandığın kadar eğlenceli değildir çünkü…

Sen daha fazla aydınlık isterken o milyonlarca kilometreyi bir kaç santimi bulmayan parmak uçlarıyla keşfetmek zorundadır…

Kaybettiklerine üzülme… Çünkü geçmişte de olsa pek çoğunun sahip olmadığı o şeye sen sahiptin!

Asla erişemeyeceğin hayallerin için yok yere yerinme…  Çünkü Daughtry – Home’da söylediği gibi bir gün onlara sahip olabilirsin… Ve sahip olduğun şeyin aslında istediğin olmadığını anladığında yaşayacağın hayal kırıklığını tarif etmek için bir yazarın kalemine, bir ressamın fırçasına ihtiyaç duyabilirsin…

“Be careful what you wish for

Because you just might get it all”

Bugün bir delilik yaptım. Uzun zamandır aklımda olan şeye doğru bir adım attım. Atmaz olaydım. Hani sonuç kötü değil ama problem bende. İnsan aylardır istediği şeye bir adım kala tüm arzusunu yitirir mi ya?

Elbette yitirir. Bakınız şekil 1-a… Ben…

İstediklerimi tam alacakken bu nasıl bir vazgeçiştir… Yoksa ben sadece süreçleri mi seviyorum? Arzularıma giden yollarda harcadığım zaman mı cezbediyor beni?

Galiba öyle. Emin değilim yinede.

Neyseki bir süredir ayrı kaldığım biricik kuzum dönüş yolunda. Geldi gelecek.

Az önce de keyfimi yerine getireceğini umut ederek açtığım How i met your mother sayesinde tek başıma da olsa kahkahalar atmaktayım. Yinede şu Ted’e uyuz olmaya başlıyorum. Çünkü fena halde kendisine benzemeye başladığımı farkettim.Aynı melül bakışlar, aynı pembe hayaller…Bir yerlere gizlenmiş rüyalarımın kızına denk gelene dek kabuslara tutulmakla meşgulüm.

 - Ayakkabı sana da olmadı, sırada ki lütfen.

- Hadi ordan sen giydirmeyi bilmiyorsun.

 

İnsanlar eskiden duvarlara, kağıtlara bıraktıkları duygu ve düşünceleri önce bloglara sonra 140 harflik ortamlara taşıdı.

Zaman böyle, her şey hıza, pratikliğe, basitliğe dayalı. Bir tıkla kredi çekip, bir tıkla binlerce insana ulaşabildiğimiz günleri yaşıyoruz. Bu süreçlerin bir yan ürünü oluyor elbette.

Hayatlarımız da basitleşiyor. Pratikleşiyor. Bir tıkla aşık oluyoruz. Ayrılık dediğin bir sms uzağımıza yerleşiyor.

Ve geçen her günle birbirimize benzeşiyoruz. Çeşitlilik yerini tek düzeliğe, sıradanlığa, yavanlığa bırakıyor. Ne hayattan ne kendimizden zevk alamıyoruz. Birbirimize benzemenin bizleri yakınlaştırmasını umut ederken dönüştüğümüz şeyden içten içe nefret ettiğimiz için aksi tepkiyi gösterip daha da uzaklaşıyoruz.

Beyler bayanlar… Maalesef sanallık bize yaramadı. Teknoloji bize yaramadı. Bozulup, çözülüyoruz. Karakterlerlerimiz kumdan kaleler kadar sağlamken, aksi mümkün müydü zaten…

Sonra…

Aşk nerede diye merak edenlere, orada bir köy var uzakta diyeceğim… Elektiriğin gitmediği, suyun kuyulardan çekildiği, yolların hala toprak olduğu… Özleyenlerin “dürtmek” yerine kapınızı çaldığı…

30  Seconds To Mars – Night Of The Hunter

Alıp götürüyor.. Götürdüğü yerden dönebilene helal olsun. Ben kendimi dalgalar arasında huzurla ilerleyen bir gemide hayal ettim bu şarkıda…

Tek kelimeyle “Muhteşem”

http://www.youtube.com/watch?v=0aSLS2GhyXA

 

I was born of the womb of a poisonous spell

Beaten and broken and chased from the lair
But I rise up above it, high up above it and see
I was hung from the tree made of tongues of the weak
The branches were bones of liars and thieves
Rise up above it, high up above and see

Pray to your god, open your heart
Whatever you do, don’t be afraid of the dark
Cover your eyes, the devil inside

One night of the hunter
One day I will get revenge
One night to remember
One day it’ll all just end, oh

(Une, deux, trois, cinq)
Blessed by a bitch from a bastard’s seed
Pleasure to meet you but prepare to bleed
Rise, I’ll rise, I’ll rise
Skinned her alive, ripped her apart
Scattered her ashes, buried her heart
Rise up above it, high up above and see

Pray to your god, open your heart
Whatever you do, don’t be afraid of the dark
Cover your eyes, the devil inside

One night of the hunter
One day I will get revenge
One night to remember
One day it’ll all just end, oh

Honest to God I’ll break your heart
Tear you to pieces and rip you apart
Honest to God I’ll break your heart
Tear you to pieces and rip you apart
Honest to God I’ll break your heart
Tear you to pieces and rip you apart
Honest to God I’ll break your heart
Tear you to pieces and rip you apart

One night of the hunter
One day I will get revenge
One night to remember
One day it’ll all just end, oh

Birbirini kovalayan günler eksikliğini hisettiğim o şeyle dolu. Ne olduğunu bilmiyorum.

Yemeğimdeki tuz mu eksik,  çayın şekeri mi…

Dün geceydi yada geçen… Uykumdan uyandım ve hissettim. Ruhum bedenimin içinde bardaktaki su gibi hareketliydi. Bir sağa bir sola gidip geliyordu. Hani zorlasam taşıp gidecekti. Uzun zaman sonra ilk kez korktum. Sanki çıksam bir daha dönemeyecekmişim gibi. Korkuma yenik düşünce sadece sallanmakla yetindim. Bedenimin sınırlarını teğet geçerek orada bekleyenlere tedirgin bakışlarımı fırlattım.

O geceyele beraber eksiklik hissim iyice arttı… Vakit azalıyor. Galiba artık peşine düşmeliyim. Orada bir yerlerde, karanlıklarda kanat çırpışlarını duyuyorum. Sen de bil ki o uzaklıkları aşıp gelen sakin esintin olmasa ben çoktan bedenimden çıkacak cesareti bulurdum. Korkaklığım biraz da umudumdandır. Var olabileceğine olan “belki de yersiz” inancımdandır.

Beni duyuyorsan eğer sakın vazgeçme… Adımlarını bana doğru atarken uzak tut gönlünü göz alıcı bile olsa tüm o tuzaklardan. Sesini bana duyurmak isterken kaçır gözlerini sana dönen sahte bakışlardan. Aşkını yüreğinden bana doğru bırakırken sakın aklını mantık sarhoşluğundan.

Çünkü sana ihtiyacım var. Önümde duran pastanın tek eksiği olan, üzerine koymayı unuttukları o çileğe duyduğum tarifsiz arzular kadar ihtiyacım var… Yalın ve gerçek… Ben seni çok seviyorum; ne yazık ki ben seni hiç tanımıyorum.

Tek umudum farkında bile olmadığın o yolculukta bana doğru gelmekten vazgeçmemen…

Susmak istiyorum bazen. Kalbimin bir köşesine sinmek, başımı kollarım arasına alıp kaybolmak, geri dönmemecesine yitip gitmek istiyorum. Geri getirmek için hepsi. Bir zamanlar hatırladığım ama artık hatıralarımın silik satırlarında sıkışıp kalmış dakikaları anımsamak için. Dünyayı gözlerimin bozuk olduğunu farketmediğim zamanlardaki gibi görmek için. Aynı saflıkla bakıp aynı saflıkla sevebilmek için. Şimdi her şey öylesi net, öylesi berrak. Bakışlarımın seçebildiği her küçük ayrıntı başka bir yalanın parçası iken kör olmanın bile  lütuf sayıldığı bir zamanın parçasıyım.

Mutsuzluk değil bu. Yalın şekilde aitsizlik hissi. Kendi bedenime ait değilim ben. Çıkıp gitmek istiyorum sınırlarımdan, varlığımı çevreleyen bu küçük bedenden.

Nereye, kime…? Yanlış soru… Hiçbir yere. Ben bir yere gitmiyorum.

O bana gelsin diye hepsi.

Unuttuklarım kendini hatırlatsın diye hepsi.

Bozulsun gözlerim, belki biraz daha ona benzer her şey… Daha az duysun kulaklarım, belki biraz daha ona benzer her ses…

O, o ve o… O kim..? Yanlış soru…

Doğrusu, bu ben miyim…?

Ne yazık ki kendi olmayan birine benliğini kaptıracak kadar güçsüz düşmüş O varlığın adı “benim”

Umutsuz bir dünyanın umut dolu yağmurlarında boğulan, neşe saçan güneşin ışığında kavrulan, heyecanlı rüzgarlarında savrulan, taze kokulu toprağının altında çürüyen o varlığın adı “benim”

Okumak…okumak….okumak ve okumak… Vazgeçilmezim. Üzerinde ise düşünmek, düşlemek..yarattığım dünyada uyanıp orada yaşamak… Bir hayli güzel. Hayatın gerçeklerini örtbas etmek için ise birebir…

Nedir peki o kaçılası gerçek?

Kadınlar ve erkekler… Galiba hayatın tek gayesi bir olmak için yaratılmış, insan olmaları dışında ortak özellikleri olmayan bu iki bambaşka türün birbirine üstünklük kurma savaşı. Bakmayın savaşlara, paranın peşinden koşanlara, petrol kuyularında yüzenlere…

Her şey o kadar basit ve açık ki. Bunun doğrulamasını hemen yapabilirsiniz. Şöyle bir bakın, göz atın çevrenize. Şarkılarınızı dinleyin. Çizdiğiniz resimlere tekrar göz atın. En kolayı aynada kendinize bakın. Göreceğiniz devasa bir satranç tahtasının sıradan bir elemanından başkası olmayacak. Siyah ya da beyaz… Kadın ya da erkek… Vezir ya da piyon… Ne olduğunuzun, neye sahip olduğunuzun pek bir önemi yok. Önemli olan şey sonuçlarını kestiremeyeceğiniz bu oyunun alelade parçalarından biri olduğunuz gerçeğidir. Bazıları bunu fark eder veya doğuştan oyuna, oyunlara yatkındır.. Bazıları ise farkında bile olmadan başkalarının küçük planlarında bir adım olmaktan öteye gidemezler..

Aşk diye bir şeyin olmadığını söylemek istemezdim ama arkadaşlar maalesef hayvansı tarafımızı ve onun dışa vurduğu  dürtüleri kabul etmememizin garip bir sonucundan fazlası değildir aşk. Görmek istemediğimiz yüzümüzü aşkın tatlı maskesinin ardına saklayarak, misal tıpkı benim hayallere daldığımda yaptığım gibi , kendimizi kandırıyoruz.

Tarihte söylenmiş en büyük yalan ne diye sorsalar ben aşk derdim şüphesiz ve iddiam şudur ki aşık olduğunu söyleyen her hangi bir kadın ya da erkek biraz beceri ve zaman ile şaşıracağınız kadar kolaylıkla yoldan çıkarılabilir.

Bunu vakti zamanında ağzı yanmış,  sonrasında başka başka yaşadakılarımla da tecrübe etmiş bir erkek olarak söylüyorum. Tüm bunların ışığında ise insanoğlunun tüm o spontane görüntünün ardında tamamen kurgusal bir mizahın parçaları olması benim canımı fena halde sıkıyor. Misal kadınları ele alalım. Bunu okuyan bir erkekseniz, kız arkadaşınız var ise ve ona aşık olduğunuzu düşünüyor, onun da sizi sevdiğine inanıyor iseniz şu yazdıklarıma kesinlikle ama kesinlike iyi okuyun.

İlişkiniz tamamen bir oyun. Kuralları muallakta olup ve kişiden kişiye değişse de bazı şeyleri esastır.

KURAL 1: Bir erkek asla ama ASLA! elindeki kartların tamamını kadına göstermemelidir. Başta bu  kadını mutlu eder görünür ama sonrasında elinizde ne olduğunu bilen kadın merakını zamanla yitirir ve günün birinde kartlarının sizden daha iyi olduğunu düşündüğü birine doğru yola koyulabilir ve siz “ama ben sana HERŞEYİMİ vermiştim” naralarıyla başbaşa kalabilirsiniz…

KURAL 2: En iyi kartınızı asla ama ASLA açmayın. Her zaman ve her durumda en iyi ikinci kartınızı açın. Elinizde daha iyileri olduğunu ise ima etmeyi, kimi zamansa blöf yapmayı asla ihmal etmeyin. Kadınların iyi, pahalı, güzel şeylere sahip olmayı sevdikleri sanılır ama onların asıl sevdikleri o şeylere sahip olmak için koştururken hissettikleridir. Onu yakalamayı beceremeyeceği havuçsuz bırakmayı sakın ama sakın düşünmeyin.

KURAL 3: Elinizdeki kartları yerinde kullanmayı, kartları zamanında açmayı öğrenin. Hiçbir kartınızı açmamanız belli bir zaman sonra verecek hiçbir şeyiniz olmadığı izlenimini yaratır. Yani ne yapıyoruz ilk kuralı abartmıyoruz. Çünkü dürüstlüğün garip bir şekilde kazandığı nadir durumlarda sevgisini tüm kartlarını bir anda açaracak gösteren delinin tekine sevgilinizi kaptırabilirsiniz. O kişinin ömrü çok uzun olmayacak olsa da bu o eli sizin kaybettiğiniz gerçeğini değiştirmeyecektir.

KURAL 4: Masadan/oyundan her an kalkıp gidecekmiş gibi bir izlenim yaratın. Bunu sözlerinizle değil mimiklerinizle, hareketlerinizle yapmayı öğrenin. Eğer sadist bir karakteri yok ise kim kaybetmeyeceğinden emin olduğu bir oyundan zevk alabilir ki. Kadınlar da kaybetmeyceğinden emin olduğu bir erkekle çok uzun süre bir arada kalamaz.

KURAL 5: En iyi hamlelerinizi büyük bir sadelikle yaparken bazı durumlarda mecburen açmak zorunda kalacağınız en kötü kartlarınızı ise büyük bir gösteriş ve şatafatla açın. İnsan algısıyla oynamalısınız. Çünkü inanın bana Messi en güzel golünü atarken onun fena halde zorlandığını görseydiniz o golün tamamen şans eseri olduğunu düşünürdünüz. Messi’nin o muhteşem golü atarken ki sadeliği, zorlanmayışıdır onu büyüleyici yapan. Aynı şekilde tam doksana doğru giden bir topun aslında gol olacağını herkesten çok iyi bilen ünlü kaleci Schemichel’in o topa yinede sıçrayışı ve o uzanışa kattığı estetik, görsellik ve gösteriştir o golü yediğinde bile gözümüzde onu iyi bir kaleci olarak göstermeye yeten.

KURAL 6: Blöf yapmayı öğrenin. Gözlerinin içine bakışlarınıza katabileceğiniz en güzel anlamın eşliğinde bakarken söylediğiniz cümleleri olabildiğince basit tutun. En ateşli cümlelerinizi ise vurdumduymaz, gelişi güzel hatta ilgisiz tavırlarınızla kurun. Bunun kadınlarda yaratacağı şaşkınlık ve heyecanı size kelimelerle anlatamam. Kendiniz görüp yaşamalısınız.

KURAL 7: Ara sıra oyunda bir başka kadının varlığını sadece ama sadece İMA edin. Bir kadın bir erkeği asla ama ASLA bir başka kadına kaybetmek istemez. Kendi bırakır gider ama bir başka kadına kendi elleriyle vermez. Ve hiç kimse bir başkası tarafından arzulanmayan birini arzulamaz.

KURAL 8: Her oyunun bir ömrü olduğunu unutmayın. Bu oyun bazen sadakat bazen evlilik gibi sosyal unsurlarla ilelebet sürecekmiş gibi gözükse de unutmayın ki Şirin’in Ferhat’a aşkı onun dağları delip yanına gelemeyeceğini anlayana dek sürmüştür.

KURAL 9: Her oyunun bir ömrünün olduğunu bildiğimize göre kendinize bir iyilik yapın Tek amacınız zevk ve mutluluk vermek değil bir o kadar da almaktır.O yüzden onu mutlu etmek için türlü şaklabanlıklardan uzak durun. Bırakın deldiğiniz dağın toprağın pisliğini biraz o temizlesin. Ne de olsa erkek erkektir. Ona sert çıkmaktan korkmayın. Ona dövün demiyorum ama ona arada sırada öyle bir bakın ki biraz sonra kafasına yiyebileceği kül tablasının acısını siz onu fırlatmaya gerek duymadan hissetsin. Unutmayın ki sizden korkmayan bir kadını eninde sonunda kaybedersiniz. Hem de kaba saba adamın tekine…

KURAL 10: Bu kadar önemli nasihattan sonra son sözüm ve kuralım da kadınlara olsun. Erkeğinize onunla, ona olan sevginiz ve ilişkinizle ilgili asla ama ASLA yalan söylemeyin. Hele onun iyiliğini düşündüğünüz için gerçekleri saklayarak onu korumaya çalıştığınız dürtüsüyle sakın ama SAKIN. Çünkü sahip oldukları fiziksel üstünlüğe rağmen erkekler sandığınızdan çok daha hassas ve kırılganlar. Yine erkek olmalarına rağmen sizleri şaşırtacak kadar anlayışlıdırlar da. Siz bir erkeğin kötü sözleri ve şiddetinden duvarların ardına saklanarak kaçabilirken onlar sizin duygusal saldırılarınızı ve şiddetinizi en kalın duvarların ardında dahi hissedip acı çekeceklerdir.

Bu yüzden kendinizi onu düşünme yalanıyla kandırmayın.Bir zamanlar sevdiğiniz erkeği bırakmak istediğinizde onun başını avuçlarınız içine alın ve ona tüm nedenleriyle gerçeği söyleyin. Gözleri dolacak, kalbi kırılacak, acısının tarifi olmayacaktır ama o açıkyürekliliğinize hayran kalacaktır. Gözünde değeriniz azalmak yerine kat be kat artacaktır.

Her ne kadar her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünsem de oyunu güzel oynayın.

Çirkin yalanlar güzel sonlara gebe olmaz…! Örnek mi? Unfaithful’u (Sadakatsiz) izleyin….

Dün doğum günündü… Aşık olabileceğim nadir karakterlerden biri olman bir yana aynı zaman ve yerde yaşamamış olmamız benim için ne büyük talihsizlik…

Umarım ki saflıkla kurnazlık arasında gidip gelen kahkahalarını bir yerlerde de hala atabiliyorsundur…

Oksijen canlı bir beden için ne demekse acı da canlı bir ruh için aynı şey… Hele de o acıyı veren aşk ise… Aşk acısını özleyeceğimi hayal edemezdim. Ancak gel gör ki özlüyorum…
Fark ettiğim bir diğer şey ise bir kez çekince o acıyı ikinciyi çekmek o denli zorlaşıyor. Yanmıyor canın bir daha eskisi gibi.
Hissizleşiyorsun.
En ağır etki bile bir bilemedin iki pop şarkısı ömründe…
En ulaşılmaz kadın dahi bir mesaj ötende… En zorunu bile bir kaç yerinde James Dean numarası ve çok kazanıyorum gösterisi ile avucuna alabileceğini bilmek aşkın büyüsünü sonsuza dek yok etmeye yetiyor.

Filmlerdeki o klasik anı, kaderin en tesadüfi versiyonunu istiyorum sanırım… “Aklımda hiç olmadığı bir anda, telaş içerisinde koşturmakta olduğum kalabalık bir sokakta senle çarpışmak…” Aynı yörünge üzerinde birbirinden kaçarak uzaklaşan iki elektronun çarpışması gibi…

Flashforward’dan harika bir sahne….

Dear Celia.
I don’t know your last name and I don’t know where you live.
But I know you have two young boys.
Twins, I believe.
And I know you didn’t have
a flash forward.
I understand how terrifying that is and how powerless you must be feeling.
But I want you to know that you are not alone, and that your situation is not as hopeless as you think.
Our paths were meant to cross.
I didn’t know how. I didn’t know when.
But things have changed now.
Things are no longer going to unfold as I had feared.
My gift to you is release from that dread…from the feeling that you’re no longer in control.
We will never meet.
I will never know you.
So live your life.
Live every day.
And know that the future is unwritten.
Make the most of that.

 

Cümledeki virgül gibisin, yokluğunda anlam bozuluyor…

Yürüdüğüm yolda ayağıma batan dikenlerin acısını hissettikçe seviniyorum!  Çünkü o zaman biliyorum ki yakınlarda bir yerde bir gül var…

Artık sessizliği haykırmaya tercih ediyorum! Çünkü sadece o zaman özlediklerimin nefesini duyabiliyorum…

Ve ben belirsizliği kesinlikten çok seviyorum.  İşte yalnızca bu sayede önümde duran her kapalı kapının ardında seni hissedebiliyorum…

“Bazen öyle derin dalıyorsun ki koca kalabalığın içinde bir başına kalıyorsun. Bazense bir anda hiç olmadık konularda iki kişilik tepki veriyorsun… Ruh hali bu kadar hızlı değişebilen bir başkasını daha tanımadım…”

En yakın arkadaşlarımdan birinin enteresan tespiti… Haklı mı haklı.  Öncesinde daha tutarlı biriydim ama galiba o zamanlar beni yani ruh halimi dengeleyen Serap’tı… Ondan sonra o zaman ki huzur ve dengeyi sağlayabildiğimi söylersem yalan olur. Fark neydi bilmiyorum. Güzellik değil, karakter desen o da değil. Daha güzeli de oldu, daha karakterlisi de. Sorun başka bir şey olsa gerek. Niye dalıp gittiğimi bilmiyorum, aniden neden parladığımı da. Kendim bile bunların ne zaman olacağını kestiremiyorum.

İki yıllık travmanın bana mirası işte bu dengesizlik olsa gerek. Neyse…

Bugünün sonunu kötü huylarımı gözden geçirerek getireyim, neymiş onlar? mükemmeli isteyen, hiçbir şeyi beğenmeyen, ukala, burnu havada, laf dinlemeyen, inatçı, hemen her şeyi hafife alabilen, politik, eleştirici, alaycı, DENGESİZ…

İyi huylarım? Onlar bana kalsın… İlla sevecekseniz kötü halimle sevin beni :)

Arşivler

Kategoriler

Protected by Copyscape Plagiarism Checker
wordpress com stats
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.